Yirmi yılı aşkın süredir aktif olarak oyun oynuyorum. Bu süreçte yüzlerce oyun deneyimledim, birçoğunu da bitirdim. Zamanla yalnızca oynamakla kalmadım; işin magazininden gündemine, teknik detaylarından geliştirici tarafına kadar ulaşabildiğim her noktasına ulaştım. Donanım da tamir ettim, yazılım da kırdım. İştahım durmadan kabardı, elimi atabileceğim her oyun türünü denedim, her perspektife olabildiğince açık olmaya çalıştım. Bu ilgi yıllar içinde katlanarak büyüdü ve hâlâ da devam ediyor.
Bu kadar çok oyun deneyimledikçe insan ister istemez kendine, birazdan size de soracağım, o soruyu sık sık soruyor. Belki cevabı kişiden kişiye değişir ama bildiğim bir şey var ki bu cevabın arkasındaki asıl neden çoğu insan için ortak: Neden oyun oynuyoruz?
Evet, gerçek hayattan kaçmak için. Evet, sanal dünyalarda sahte ilerlemelerle kendimizi mutlu hissetmek için. Evet, üzüntülerimizi bastırmak ve sorumluluklarımızı bir süreliğine unutmak için. Evet, evet, evet. Bunlar kulağa negatif geliyor, doğru. Ama en az bunlar kadar olumlu nedenler de var. Ayağı yere basan bu dünyanın sınırlarından kopup, uçsuz bucaksız evrenlerde bambaşka karakterlerin deneyimlerine şahitlik etmek hatta onlardan biri olmak için. Kendimizi güçlü, değerli ve saygıdeğer hissetmek için. Sınırları belli bir dünya içinde, somut bir ilerleme kaydetmenin tatmini için. Fark ettiyseniz bu olumlu taraflar da aslında önceki olumsuzların birer yansıması. Bakış açısı değişince anlam da değişiyor, nereden baktığınıza göre durum tamamen farklı bir hale bürünebiliyor.
Evet, oyun oynuyoruz ve oynamaya devam edeceğiz. O zaman şu soru hemen akla geliyor: Hangi oyunları oynayacağız? Retro mu, güncel mi? Indie mi, AAA mı? MOBA mı, Shooter mı? Ya da soruyu daha da netleştireyim; malum, oyunlar ve oyun türleri sürekli artan bir ivme ile çeşitleniyor. Herkes canı ne isterse yani kendisine “iyi” gelen oyunu oynuyor. Zevk aldığı, kendini iyi hissettiği oyunu. Soru şu olmalı: “İyi” oyun nedir? Bir oyun neden kötü ya da iyi kabul edilir?
Bu sorunun cevabı büyük ölçüde subjektif, diyebilirsiniz. Çünkü oyunlar birer sanat eseri. Kısmen doğrusunuz fakat kısmen da görüşünüz yanlış, derim ben de. Video oyunlar, insanoğlunun elinden çıkan en karmaşık ve emek gerektiren eser türü. Aksini söyleyen ya alçakgönüllülük yapıyordur, ya da oyunların kapsamından haberdar değildir. Gelelim ana konumuza. Her oyunun kendine özgü bir grafik tarzı, hikayesi, müziği, tasarımı, sesleri, anlatısı ve oynanışı var. Dolayısıyla böyle bir şeyi değerlendirirken kişisel görüşlerin ön plana çıkması da son derece doğal. Fakat bu düşünceler bireysel olarak farklılık gösteriyor tabii ki ama buna rağmen küresel ölçekte bakıldığında “başyapıt” olarak görülen ve geniş kitlelerce takdir edilen pek çok oyun da bulunuyor. E bu da demek oluyor ki insanlar bu oyunlar hakkında ortak bir görüşe sahip. Hatta ve hatta, oyunla öznel olarak yaklaşma oranımız ile nesnel olarak yaklaşma oranımız arasında nesnele kayan bir ibre var. O zaman bu başyapıt oyunların ortak olarak başardığı bazı dikeyler olmalı. Pekiiii, bunlar neler? Ya da daha derinlemesine bir soru soracak olursam: Bir oyunu, ne başyapıt yapar?
Üç Dikey
Ben “başyapıt” oyun önermesini, kendi içimde üç alt koşulda sınıflandırdım. Eminim ki bir yerlerde benimle aynı fikirde olan, ya da bu yazıyı okuduktan sonra olacak, pek çok kişi vardır. Bu sınıflandırma, yıllar içinde oyun tasarımı açısından neleri kaybettiğimizi, neden artık eskisi gibi oyunlardan keyif alamadığımızı veya tam tersi, neden bazı oyunların hâlâ hafızamızdan silinmediğini açıklıyor.
Tıpkı oyunlar gibi bu konu da çok katmanlı. Birazdan sunacağım çıkarımları siz de kendi bakış açınıza göre genişletebilirsiniz. Çünkü bu konu birbirine eklenerek büyüyen birçok dinamiğin sonunda geldiğimiz oyun dünyasına kadar uzanıyor ve inanın ucu bucağı yok.
Şunu baştan söyleyeyim; eğer derinlemesine kafa yormazsanız, bu üç madde birbirine oldukça yakın hissettiriyor. Bunun nedeni de çoğu zaman birbirlerinin sahalarında kesişim göstermeleri ve bunun da durumun analizini zorlaştırması. Yine bu üç madde aslında bizim klasik oyun incelerken yaptığımız çoğu konu başlığını oluşturmakta. Oynanış, hikaye, müzikler gibi gibi. Hepsi aslında bir veya birden fazla dikeye ait.
Konuyu dağıtmadan hemen giriş yapayım ve ilk maddemizle başlayalım.
Eğlence
Ana Halo üçlemesinde baş oyun tasarımcılığı yapan Jaime Griesemer’ın hep aklımda kalan bir sözü var.
In Halo 1, there was maybe 30 seconds of fun that happened over and over and over and over again. And so, if you can get 30 seconds of fun, you can pretty much stretch that out to be an entire game.
Basit ama bir o kadar da açıklayıcı. İnsanlar oyunları eğlenmek için oynar. Teknik olarak ne kadar kusursuz, görsel olarak ne kadar etkileyici, hikâye olarak ne kadar derin olursa olsun; eğer oyunun kendisini oynamak “eğlenceli” değilse tüm bu unsurlar anlamsız hale gelir. Elinizdeki oyun, objektif olarak “kötü” bir oyundur çünkü, insanlar onu oynamak istemeyecektir. Bu çok net.
Burada şunu diyebilirsiniz: “E o zaman oyunları eğlenceli yapsınlar!” Ama işte mesele tam da burada başlıyor. Çünkü bu kulağa basit gelse de aslında hiç kolay bir şey değil. Bu konu ve genel olarak oyun yapımı eğer ilginizi çekiyorsa, Jason Schreier’ın Kan, Ter Ve Pikseller ve Reset At: Video Oyun Sektöründeki Çöküş ve Toparlanmalar isimli kitaplarını okumanızı şiddetle tavsiye ederim. Kendisi oyun dünyasının en saygın gazetecilerinden biri ve birçok şirket ve çalışanı ile inanılmaz yakın temas halinde. Bu kitaplarda oyun yapmanın iç yüzü ve zorluklarını direkt birinci ağızdan deneyim eden insanlardan dinliyoruz. Çok keyifli iki kitap da. Play Nice: The Rise, Fall, and Future Of Blizzard Entertainment isimli kitabını da okuyacağım zaman bulabilirsem.
“Eğlence” için durumu özetleyeyim. Onlarca farklı rolde insan yıllar boyu bir “şey” üretiyor ve buna karşı olan değerlendirme yetilerini kaybediyorlar. Bu durumu basit bir empati ile anlamak oldukça kolay. Birkaç yıl boyunca çok katmanlı bir sanat ürünü üzerinde zaman harcadığınızı hayal edin. Bu bir tablo olabilir, bir müzik olabilir. Artık o kadar kez fazla silip tekrardan çiziyorsunuz ki bu resmi, bir bakıyorsunuz orijinal fikirden bayağı bi’ uzaklaşmışsınız. Birçok şey değişmiş ve güncellenmiş. Sizle beraber farklı bir sürü kişi de bu resme katkıda bulunmuş üstelik. Biri bir tarafını, diğeri renklendirmesini yapmış. Şöyle geriye yaslanıp baktığınızda ise bu resmin iyi mi kötü mü olduğunu artık anlayamıyorsunuz. Oyun yapmak da böyle bir şey fakat kat kat fazlası.
Ama bazı oyunlar var ki işte, bu vizyondan hiç sapmıyor. Belki doğru bir direktör sayesinde, belki yetenekli bir ekip sayesinde, belki de doğru zamanda doğru şeyi yapmasıyla. Ya da bunların hepsi ve daha fazlası sayesinde. Bunu başaran oyunları görünce de insan bir mutlu olmuyor değil çünkü malum, anlamışsınızdır, tüm bu olasılıkları hizalayıp “eğlence”yi başarabilmek hiç de kolay değil.
Ruh
“Eğlence” gibi başarması oldukça zor olan bir diğer madde de “Ruh”. Bunu yıllarca çevreme, arkadaşlarıma anlatmaya çalıştım. Biliyorum, dünyada bu hissi anlayacak milyonlarca insan var aslında. Ama bu öyle bir his ki tarifi çok zor ve herkeste yarattığı etki biraz farklı.
Bu his, içinde sanat olan her şey için geçerli. Güzel olabilmeleri için içlerinde ruh olması gerekiyor. Tablo, heykel, müzik, hikaye; farketmez. İçinde ruh olmadığı sürece, tüketene hiçbir anlam etmez bunlar. Eğer yaratıcı içinden bir parça koymadıysa, bir “insanlık” koymadıysa, yapay zekanın yaptıklarından farksız çünkü sanat eserleri. Eseri tüketen kişi bu parçaya karşılık kendinden bir parça koyduğu zaman da işte o zaman eserle bütünleşiyor. Vardır hepinizin bir şarkısı. Kötüyken ya da tam tersi, çok mutluyken dinlediği. Onu bir anı ile bağdaştırdığı. Dinleyince gözlerinin dolduğu ya da gülümsediği. Bu tam da böyle bir şey.
İnsanlığın elinden çıkan en büyük sanat eseri de oyunlar olduğuna göre, onların da aynı şeyi içermesi oldukça doğal. Aradaki büyük fark şu ki, oyunlar farklı disiplinlerde ve görevlerde, birden fazla kişi tarafından yaratılıyor. Yine üstteki madde ile aynı konuya geliyoruz, burada da aynı şey “ruh” için geçerli. Müzik, animasyon, sanat tasarımı, hikaye, diyaloglar gibi oyunun sanat gerektiren kısımlarını tasarlayan kişi ve kişiler ne kadar uyumlu olurlar ve tek yürekten bir şey ortaya koyarlarsa, oyun da o kadar “ruh” taşıyor.
Tarih boyunca unutulmayan oyunlara baktığınızda da hep bu deseni görüyorsunuz. Şimdi başta anlatamadığım o tarifsiz hisse geleyim. Benim de herkes gibi özel bağlarımın olduğu ve çok sevdiğim oyunlar var. Beni çok özel bir şekilde yakalayıp, duygusal olarak daha derin bağ kurduran. Warcraft III, Diablo II, Dragon Age: Origins, TESV: Skyrim, Witcher III, Assassin’s Creed II gibi. Bunlardan En Sevdiğim 25 Oyun yazımda bahsettim. Bu ve burada olmayan toplamda 50 kadar oyunun özel bir yanı da bu işte. Ruhları. Öyle “tek” öyle “bütün” hissettiriyorlar ki, a’dan z’ye sanki birer oluşum birer kişilik gibiler. Diablo II diyince karakterleri, atmosferi, müzikleri, ses efektleri. Her şeyiyle öyle bütün hissettiriyor ki. Bir de onu oynadığım dönemdeki “ben” ve anılarım ile bütünleşince bu tecrübe, bir ömür kendimle taşıyacağım bir anı oluyor oyun. Diğerleri için de aynı şey geçerli.
Eski dönem oyunlarda (2005 öncesi) bunu çok görüyoruz. Para kaygısı veya trend yakalama korkusu ile üretilmedikleri için, geliştiren kişiler de canları ne istiyorsa, ne oynamayı seviyorlarsa, onu üretmişler. Birçok kült klasik de zaten bu şekilde hayatına başlamış. Bu gerçekten çok değerli bir şey ve bu günleri o günlere borçluyuz. Tabii günümüz döneminde bu tarz “tutku oyunları” halen çıkmaya devam ediyor. Bu yıl gelen Dispatch, Clair Obscur: Expedition 33, Hades II, Hollow Knight Silksong veya Kingdom Come Deliverance: 2 gibi oyunlar, bu samimiyetin ve aşkın en büyük örneklerinden.
Amaç
Ve gelelim son dikeye. Amaç. Hayatta yaptığımız her şeyin bir amacı olduğu gibi oyunlarda da durum çok farklı değil. Yolun sonu güzel, macera da güzel, evet. Ama tüm bunların bir amacı olmazsa, oynayana o zaman boş hissettirebiliyor. Bir nevi tüm her şey anlamsızlaşıyor diyebiliriz.
Amaç derken oldukça geniş bir aralığı kastediyorum. Bu amaç, diamond rank’e çıkmak olabilir, her şeyi yakalamak olabilir ya da oğlunuzu bulmak olabilir. Oyun ve evrene göre limit gökyüzü yani. Sizi oyuna dönmek için ateşleyecek, geceleri rüyanıza girecek bir amaçtan bahsediyorum. “Ya şu zindanda ne vardı” ya da “şu iki tuşa basınca acaba nasıl bir kombo atıyordu ya karakter” olabilir bu amaç. “Şu görevleri bitirip tüm bölgeyi açsam” ya da “arkadaşlarımı geçmek ve oyunu %100’lemek için birkaç başarım daha açmam lazım” da.
Günün sonunda insanlar, basit canlılar. Yapıları bir şeyleri tamamlamak üzerine çalışıyor. Oyunlar bunu suistimal etmeye başlayalı çok oldu ama halen bunu olması gerektiği gibi yapanlar da var, yok değil. Size günlük görev ya yapılacak onlarca şey veren oyunları değil, gerçekten mantıklı hedefler koyan oyunları sevin. Sevginizi sadece onlar hak ediyor. Diğerleri kaka.
Özet
Geldik kapanışa. Bu üç dikey o kadar önemli ki geriye dönüp oynadığım yüzlerce oyuna baktığımda ne kadar da tutarlı olduklarını görüyorum. Sevdiğim oyunlar listesine soktuğum her oyun da bu üç kriteri fazlasıyla karşılıyor.
Bu arada bu üç kriterden birini ya da birden fazlasını yapan oyun da günümüzde bayağı bir patlıyor. Yakın zamanda çıkan hemen hemen her oyunu tartabilirsiniz bu yöntem ile. Üzücü kısmı ise bu formül aslında dışardan bakınca çok kolay. Özgün olan ve tutku ile yapılan, gerçekten saf amaçlar içeren keyifli bir oyun. Madde bu kadar basit. Larian CEO’su ve BG3 direktörü Swen Vincke az konuşmuş, öz konuşmuş yani özetle. Herkes gibi ben de kendisine çoooookça katılıyorum.
2025 yılı oyunlar adına aşırı bereketli geçiyor ve resmen yetişemiyorum artık piyasaya. Ekim ayında özellikle her gün bir önemli oyun falan çıktı, artık çıldırma noktasına gelmiştim o derece. Ha, hangileri bu listeye göre “başyapıt”tır sorusunun cevabı zaten belli.
Neyse, kapanışı artık yapayım çünkü konu uzayacak böyle giderse. Evet efenim, iyi oyunla kalın, kendinize iyi bakın.



Bir yanıt yazın